Lokanta sahipleri genellikle Türk halkının dışarıda yemek yemediğinden yakınır. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Araştırmalar gösteriyor ki, artık çok sayıda insan her gün evinin dışında hiç değilse bir öğün yemek yiyor. Şehirleşmedeki artış, hane halkının küçülmesi, kadınların daha çok iş hayatında olması, profesyonel ya da ‘beyaz yaka’ dediğimiz çalışan sayısındaki artış son yıllarda dışarıda yeme içmeyi destekleyen önemli birer faktör. Sayıları giderek artan AVM’ler, rezidanslar ve ofis binaları da bu talebi karşılayacak mekanlara potansiyel sunuyor.

GENELLİKLE AĞIR BULUYORLAR

Türkiye’nin tamamında çeşitli sınıflarda yeme içme mekanı sayısının 40 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Aralarında esnaf lokantaları da var, yol üstü lezzet durakları da, Avrupa’dakileri aratmayan yeni nesil işletmeler de… Ve bunlar hangi mutfaklardan lezzetler sunsalar da kullandıkları ürünlerden biri hiç kuşkusuz zeytinyağı. Gelin görün ki, lokanta müşterileri genellikle zeytinyağıyla yapılan yemekleri ağır buluyorlar. Bunda da haksız sayılmazlar.

TAM BİR ‘KURTLAR SOFRASI’!

Hürriyet Gazetesi Ekonomi Müdürü Sefer Levent, ‘Vatandaşın Ekonomisi’ adlı köşesinde geçtiğimiz aylarda kaleme aldığı ‘Kurtlar Sofrası’ başlıklı yazısında bu konuya da değinerek özetle şu tespitlerde bulunmuştu: “Hatırı sayılır lüks restoranlardan biri… Menüsü çok zengin. Yiyeceklerin hepsi iddialı ve lezzetli. Oturduğunuz yerden aşçıların bulunduğu bölümü görüyorsunuz. Arı gibi çalışıyorlar. Masaya salata sipariş ediyorsunuz. Hemen geliyor. Her şey çok taze. Tabii ki bir bedeli var. Yaklaşık 40 TL civarında. ‘Yağını ve diğer malzemelerini ben dökeceğim’ diyorsunuz. ‘Tabii’ diyorlar. Şık bir şişe içinde zeytinyağı, aynı şıklıkta nar ekşisi ve limon suyu geliyor. ‘Çok sağlıklı’ diye yemek üzere olduğunuz tazecik salataya boca ettiğiniz zeytinyağının ne olduğundan haberiniz yok, nar ekşisi tıpkı limon suyu gibi kimyasal. Hem paranız gitti, hem de sağlığınız. Tabii tüm restoranları aynı kefeye koyup hepsinde sağlıksız, kimyasal, sahte ürünler kullanıldığı gibi bir iddiam yok. Amacım vatandaşın dışarıda yemek yerken ne yediğini sorgulaması, parasının hakkını alması ve doğru bilgilenmesi, bilgilendirilmesi…”

TÜKETİCİNİN HAKKI DEĞİL Mİ?

Tabii bir de masalarda zeytinyağının varlığı söz konusu. Çoğunda yok. Olanların büyük kısmı da cam, metal ya da başka bir maddeden yapılmış küçük kapların içinde. Üzerlerinde ne bir marka, ne de etiket… Üreticisi kim, yöresi neresi, cinsi ne? Sızma mı, naturel sızma mı, yoksa riviera mı? Erken hasat mı, soğuk sıkım mı? Hiçbiri belli değil. Lezzet, kalite deseniz hak getire! Özellikle lüks restoranlarda kabarık faturalar öderken tüm bunları bilmek tüketicinin hakkı değil mi? Öyle, oturur oturmaz hemen önünüze küçük bir tabak, içine balzamik sirke damlatılmış zeytinyağı getirmekle bu iş bitiyor mu? Haydi bizi geçtik, turistlere tüm bunları nasıl açıklayıp anlatacağız? Turizm, zeytinyağının belki de en önemli tanıtım ayağı. Ve bunda oteller kadar restoranlara da görev düşüyor. Hele hele adı ‘zeytin’, amblemi ‘zeytin’ olan lokantalarda doğru dürüst zeytinyağlı yemek, masalarda şık ambalajlar içinde markalı zeytinyağı bulamıyorsak bu işte bir terslik yok mu? Belki bundan sonrası için kuruluş amaçları sadece zeytin ve zeytinyağı olan STK’larımız restoranları bu konuda teşvik etmek için daha somut adımlar atar!

Kaynak: Bilge Ağaç dergisi, 4 Mayıs 2018

http://bilgeagacdergisi.com/zeytinyagi/luks-mu/